Tevâfuk Edenlerin Hikâyesi (Parmak izi İle Kar Tanesi)

Kendimi yazmaya zorladığım zamanlar oldu. Hayalini kurduğum bir dünya için, olmamışı olmuş gibi düşünüp içinde bulunduğum zamanın baskısından uzaklaşmak istediğimdendir ki; kalkamadım bilgisayarın başından, oturup izledim yanıp sönen satırbaşı imlecini kim bilir kaç saat, toplasam belki günlerce…

Bazen de tam aksine çok yoruldum oturmaktan, yazmaktan, içimdekileri kağıda aktarmaktan; ekran başından kalkmak istedim ama bırakmadı yakamı tutan o görünmez el, yazdım durdum soluksuzca, sayfalarca. Henüz okumadıklarınız var, çok azını biliyorsunuz bu hikayenin ve anlatamayacağım, ifade ederken ya da satırlara dökerken anlamını yitirmesinden korktuğum mucizeler var!

Arabaların sahilden geçerken çıkardığı gürültüye tezat dalgaların kulaklara çektiği ziyafet, ömrünün sonbaharında yürümekte zorlanan amcanın elinden sıkı sıkı tuttuğu henüz 3 yaşındaki torunu, güneşi uğurlarken gecenin karanlığa selam veren ayın o eşsiz mütebessim yüzü, önüne atılan bir parça et için mücadele eden kediler ve kuytu köşedeki sevimli yeni doğan yavrucakları, annemin görmek için can attığı bahçesinde henüz filizlenmiş çiçeklere inat büyüyen ayrık otları, düşüp dizini kanatan oğlanın feryadı ile iskeledeki çocukların neşesi…

Yüzlerce masal, binlerce hikaye, sonsuz efsanelerden oluşan bu hayat dediğimiz varoluş mücadelesi; zaten başlı başına bir mucize iken bakıp da görememek ne büyük hüzün değil mi? Bir yıldız kaysa da dilek tutsam diye mucize beklerken, amin diyemeden geçirmek zamanı hayırlı bir duaya, mucizeye kör kalmak değil midir?

İşte yumuk yumuk elleri ile bir bebek geldi dünyaya ve başka bir yerde yorgun bir çift göz kapandı ebediyyen. Bir bebek daha doğdu, bir insan daha öldü… Bu satırları yazarken de, bu satırları okurken de kim bilir kaç kere tekrar edecek ilahi döngü.

İnişlerle, çıkışlarla, gülüşlerle, haykırışlarla geçen bir ömrün özeti ne deseler; her insan doğar, büyür ve ölür deriz hep bir ağızdan. Birbirimize bağımlı ve bir o kadar birbirinden bağımsız hayatlar, ağzına kadar ruh mucizesi ile doldurulmuş bedenlerden mi ibaretiz sadece?

Çok fazla derine inmeden Tevfikten bahsedelim. İsminin anlamını siz sorgulayın, yaşadıklarını ben kaleme alayım isterim. İnsanlar öyle eşsiz varlıklar ki bildiğiniz gibi o eşsizliğe eşlik eden birer izleri bile var. Parmak izinin doğada karşılığı nedir diye düşününce, yine hep bir ağızdan kar tanesi deriz diye tahmin ediyorum. İşte bu hikayenin kar tanesi ise Erva olup satır aralarında varlık bulacak.

İnsanlar çifter çifter yaratılmış dünya alemine yollanmış, birbirilerini doğru zamanda, doğru mekanda aramaya koyulmuşlardır. Başlarından geçen olayların birbirleriyle olan münasebetini yazmaya bizim gücümüz yetmez. Bizler sadece mucizenin tevafuk ile kesiştiği noktada, takdir buyurulursa ilahi denklemin bir kısmını anlamaya güç yetirebilecek fıtratta yaratıldık. Gözün görmediği, aklın almadığı, kulakların duymadığı mana aleminden, 5 duyumuzla hükmettiğimiz dünya alemine doğru bir masal, bir hikaye, bir yaşam…

“Seni çok bekledim.” dedi Tevfik yumuşak bir ses tonuyla sessizce.

Erva’nın gözleri kocaman açılmış şaşkınlığına çaresizliği eşlik ediyordu.

Elindeki saç tokasını gösterdi Tevfik.

Erva süzülen göz yaşlarını tutamıyordu artık. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Arkasını döndü ve oturduğu sandalyeye hüznünü saklarcasına kapandı.

Tevfik yumruğun sıktı, tokayı bir kez daha koklayıp Erva’nın çantasının üstüne bıraktı. Kapıdan çıkarken arkasına bakmak zorunda hissetti kendini, belki eliyle kal diyordu Erva?

Sandalyenin üstünde alçalıp yükselen nefes alışlarını gördü, hıçkırıkları azalmıştı ama ağladığı belli oluyordu hala.

Saatler ya hep O’na beş kala ya da O’nu beş geçe diye mırıldandı Tevfik. Ya çok erkendi, ya da çok geç bazı şeyler için. Küçük bir kız çocuğu sevimli elleri ile ağlayan kadının saçlarını okşamaya geldi. Annesinin ağlamasına dayanamamıştı belli ki. Annesi hemen kucağına aldı yavrusunu. Çantasının üstündeki tokaya baktı gözünün ucuyla ve sonra hemen hayalet gibi ortadan kaybolan Tevfik’i aradı gözleri, gitmişti…

Zaman geriye akar mı?

Aktı…

Pardon, birşey sorabilir miyim? Ben biraz geç geldim ama anlamadım. Sırayla mı içeri alacaklar yoksa burada bekliyor muyuz sadece, çünkü birileri aşağıya kantine gittiler?

Burada bekleyen arkadaşlar sıra ile girecekler, daha sonra bölüm bölüm arkadaşları salona alacaklar diye biliyorum ben de.

Sizin isminiz okundu mu?

Tebessüm etti Tevfik.

Hayır aslında bir kaç kişinin ismi okundu ama ben aşağıya inmek istemedim. Ne kadar erken o kadar iyi olur benim için, fazla beklemek istemiyorum.

Evet ya, ben de. İnşaallah öğle arasına sarkmaz. Siz burada mı oturuyorsunuz.

Ben şehir dışından geldim. Siz?

Ben de sabah geldim sizin gibi, İstanbul’dan geldik.

Aaa öyle mi, ben de aslında İstanbul’da oturuyorum. Hangi bölüm mezunusunuz?

Psikoloji ama aynı zamanda Tarih de okuyorum bitmek üzere, yani kısmet olursa akşam son final sınavı var. Sizin hangi bölüm?

Ondan acele ediyorsunuz sizde. Ben de Psikoloji mezunuyum ve Tarih okuyorum aynı zamanda.

Gerçekten mi? Hangi üniversite?

İstanbul Üniversitesi. Sizin?

Benim de İstanbul Üniversitesi. Gerçekten inanılmaz ama siz önce mezun oldunuz tabii.

Biraz karışık aslında ama evet sanıyorum psikolojide bir kaç sene avantajım var size göre. Bölümdeki hocalarla aranız nasıl?

Aslında fena değil, titiz bir öğrenciyim zaten. Normal dönemimde mezun oluyorum. Bakalım burası büyük bir fırsat gibi geldi bana, değerlendirmek istedim. Hem tecrübe olur hem de bu sene olmazsa seneye yeniden denemek isterim.

Hayırlısı olsun, inşaallah ikimizin de olur bu yıl.

Siz çalışıyor musunuz? Yani neden burayı istediniz?

Belli başlı amaçlarım, beklentilerim var. Doğru zaman gibi geldi bu yıl. Aslında hiç aklımda yoktu, sadece böyle bir anda başvuru yapmak zorunda hissettim kendimi diyebilirim. Son saniyelerde oldu gibi.

Ben de son saniyede başvurdum aslında. Elimdeki evrakların çıktısını aldığım için en son ben geldim sanırım. Siz ne zaman geldiniz?

Ben de ilk geldim sanıyorum. Sabah saat 7 civarında geldim, bekledim. İlk girip ilk çıkayım istedim.

İstanbul’a mı döneceksiniz?

Muhtemelen evet, ama plansız çıktım bugün çünkü yarın da bir görüşmem var. O yüzden gitmek ile kalmak arasında kararsızım.

Bizimle gelebilirsiniz, araba ile geldik yerimiz de var.

Tevfik şaşkın, Erva şaşkın birbirlerinin cümlelerini tamamladılar saat 10.30’a kadar.

İlk sen gir istersen, çıkınca konuşuruz.

Olur.

Erva Hanım, Tevfik Bey buyrun, evet ikinizi birden alabilir miyiz salona? dedi görevli.

İçerde fısıldayarak bir müddet daha konuştular.

Erva ile Tevfik birbirlerinden habersiz farklı dönemlerde hep aynı ayak izinden yürümüş gibiydiler. Aldıkları eğitimler, gittikleri okullar, hayata bakış açıları, katıldıkları kurslar hatta farklılıklarının başladığı yerde bile bir bütünlük, bir uyum vardı.

İkisi de binadan çıkarken heyecanla içeride olanları konuştular, korkularını ve heyecanlarını paylaştılar işin aslı; çok iyi anlaştılar…

Mucize ilahi nur’dan bir işaret…

O kadar çok heyecanla ortak noktaları üzerine konuştular ki sanki hiç ayrılmayacakmış gibi iletişim kuracakları bir numarada buluşamadılar. Erva’nın annesi karşıladı dışarda ikisini ve ardından kır saçlı babası geldi.

Geçmiş olsun gençler. Nasıldı?

Bu, Tevfik okuldan arkadaşım, o da tevafuk başvuru yapmış buraya. İstanbul’a dönecek o da, bizimle gelebilir mi?

Olur, hadi binin. Geç kalmayalım vakitlice gidelim.

Teşekkürler ama ben burada ayrılsam olur mu? Hem yarın için henüz karar veremedim. Müsadenizi isteyeyim. Çok memnun oldum.

Gel yavrum, bırakalım gideceğin yere kadar.

Sizin gideceğiniz taraf ile benim istikamet maalesef ters yönde kalıyor. Geç kalmak istemezsiniz. Ben taksiye atlarım hem şurası zaten. Çok teşekkür ederim, kazasız belasız gidin inşaallah.

Peki bakalım, dikkat et kendine.

Erva ile gözleri ile vedalaştılar, Allah’a emanet ederek uzaklaştılar.

Bundan 30 sene önce olsa telefonun, internetin ve diğer iletişim araçları olmadan insanlar neler çekmiş ya hu diye düşünürdünüz ama hayatta tesadüf diye bir şey yoktur, olsa olsa tevafuk vardır.

Yol boyu düşündü Erva keşke numarasını alsaydım ya da en azından numaramı verseydim diye. Ya başvuruları kabul olmaz da tekrar karşılaşmazlarsa?

Yol boyu karalar bağladı Tevfik nasıl unuturum numarasını sormayı. İsmini biliyorum ama soyismini bilmiyorum. Acaba okulda karşılaşır mıyız? Ortak arkadaşımız var mı? Koskoca İstanbul’da nasıl bulacağım tekrar?

İkisi de bütün umutlarını yollarının kesiştiği kadim şehre bağladılar. Sabretmek üzere hayatlarına döndüler.

Tevfik kabul aldığı gün uyuyamadı. Sabaha kadar tekrar tekrar okudu kabul mektubunu. Hayallerini gerçekleştirmeye bir adım daha yaklaşmış, en önemlisi Erva’yı yeniden görebilecek miydi?

Erva kabul mektubunu aldığında ailesi ondan daha çok sevinmişti. Kızlarının İstanbul’da kalmasını çok istiyorlar, en azından gelecek planlarının ilk kısmını bildikleri şehirde olması açısından şanslı sayıyorlardı kendilerini. Kızlarının daha önce şehir dışına yaptığı başvuru çok düşündürmüştü aileyi. Şehirden ayrılmak yeni bir düzen kurmak zor olacaktı. Böylesi daha iyi oldu diye düşündüler. Erva’nın aklı da şehir dışında daha mütevazi bir şehirde olmak kadar Tevfik’teydi. Aradan geçen bir kaç ayda pek çok planda değişiklik oldu. Kader kavramı öyle hassas bir mefhum ki parmak izi ile kar tanesi gibi. Bırakın dakikaları saliseslerle neler neler değişiyor. Nitekim kendi iradesi üzerinde etkili olan büyüklerine karşı gelecek birisi değildi. Hayrı ve hayırlısını bilen, onu isteyen insanlar ilahi düzene tevekkül ile sarılırlar. Aile bu kutsal alemin en kıymetli yapılarından birisi olduğu için ne Tevfik, ne Erva yazılanı kabul etmekten öte adım atamadılar, ya da adım atmamayı kader sandılar.

Aylar, seneler, yıllar derken insan artık içinde yaşatır, özlemle anar bir köşesinde yüreğinin kabul olmadığını düşündüğü duasını. Zaten dua edenin duası ya hemen olur, ya daha sonra gerçekleşir ya da kabul mükafatının karşılığı ahirette misli ile verilirmiş kendisine.

Kullar erdi muradına, onlar eremedi belki ama amin dedikleri işitildi semadan çünkü Yaradan kabul etmeyeceği duaya amin dedirtmezmiş.

Velhasıl kelam Tevfik kendini verdiği ilim ile yattı kalktı. Alanında uzman, hatrı sayılır başarılar elde eden, orta yaşlarının sonunda bir psikolog olurken, Erva çalıştığı üniversitede titizliğinin ve emeğinin karşılığını fazlası ile almış sevilen sayılan bir hoca olmuştu. Birkaç sene önce aldığı evlilik teklifi ailesini daha da mutlu etmiş, geçtiğimiz senelerde de ilk çocuğunu kucağına almıştı.

Tevafuk bu ya evlilikten seneler önce, ilk karşılaşmalarından bir kaç yıl sonra; meslek hayatına geçiş ve bütün o tevekküllerin sonunda yolları tekrar kesişti. Birbirlerini hemen tanıdılar, selamlaştılar ve bu sefer birbirlerinin hem soyisimlerini hem de telefon numaralarını aldılar. Geçmişe dair sohbet ettiler, yaşadıklarını anlattılar, olmuşları ve olmasını istediklerini dile getirdiler derken Tevfik Erva’nın parmağındaki sarı parlaklığa uzun uzun baktı. Erva parmaklarını kütletirmiş gibi yapıp yüzüğünü saklamaya çalıştı. Tevik hangi elin nişan, hangi elin parmağına takılan yüzük evlilik için bilmiyordu ama içi çok acıdı, gurur yaptı ve hemen kalktı ayağa.

Sohbete doyum olmaz ama unuttum, acilen gitmem gerek müsadenizle Erva Hanım dedi.

Erva donup kaldı, biraz daha konuşsalar belki açıklayacak cesareti bulacaktı ama bir defa gördüğü bir insana neden açıklamak zorunda hissediyordu ki kendini?

Tevfik içinden; hayatında bir defa gördüğün insana neyin hesabını soracaksın ki? diye geçirdi. Kaç sene geçmiş aradan, aramamışsın sormamışsın utanmadan bir de beklenti içine giriyorsun. Kendine söylene söylene hesabı ödedi ve kalktı. Kibarca vedalaştılar.

“Hayırlı olsun, Allah tamamına erdirsin.” diyebildi sadece.

Eve vardığında nefes nefeseydi. Elini montunun cebine attığında Erva’nın tokasını gördü. Aldı hemen kokladı. O eşsiz çiçek kokusunu derin derin çekti içine.

Birbirlerini hiç aramadılar. İkisi de birbirinden bekledi ilk adımı. Korktular aramaya, sormaya. Birbirlerinin hikayelerinden bi haber yaşadılar yıllarca. Kaderi; boyun eğmek sananlardan oldular, tevekküle sarıldılar ama tevekkül demek çaba göstermek demek değil miydi? Tevfik demek Allah’ın isyan etmeyen kullarından olmak demek değil miydi? Erva kana kana içmek değil miydi suyu? Birbirine hasret iki ruh, sabırdan el çekmeden, dert çektiler.

Günlerden bir gün bir tevafuk daha kesti yollarını. Erva’nın düğün davetiyesi ortak arkadaşlar aracılığı ile Tevfik’in önüne düşüverdi. Aldı eline telefonu yıllardır kafasında kurguladığı düşünceleri birer birer saymak için çevirdi numarayı. Herşeyi anlatacak, onunla değil benimle evlen diyecekti. Her gün onu düşünerek geçirdiğini, onun da kendisi gibi hissettiğini bildiğini söyleyecekti. Bu kadar sabretmek yeter dedi ve…

Aradığınız numara kullanılmamaktadır…

Adını soyadını arattı internetten, çalıştığı kuruma ulaştı ama izinli olduğunu ve kişisel bilgilerini paylaşamayacağını söylediler. Son çare ortak arkadaşlardı. Kendisini ve karşısındaki rezil etmeden almalıydı telefonu. Hemen davetiye sahibi arkadaşına danıştı numarasını sordu.

Erva’nın değil ama damat adayının numarası vardı elinde. Büyük bir olay çıkarmadan nasıl olacaktı peki? Bütün olası senaryoları değerlendirdi ancak ya Erva böyle hissetmediyse? Ya ben kuruntu yaptıysam? Rezillik çıkarmaya gerek yok Allah’ın dediği olur dedi ve çıktı ofisten.

Erva düğüne günler kala iyice heyecana kapılmış, annesine evlenmek istemediğini söylemişti. Annesi bunların normal olduğunu, herşeyin düzeleceğini telkin ediyordu. Yıllar önce karşılatıkları çocuktan bahsetse gülerlerdi herhalde kendisine diye düşündü. Telefon numarasını değiştirmek zorunda olduğu için kendine kızıyordu; artık bana arasa da ulaşamaz diye. Ortak arkadaşlarına özellikle davetiye yollamıştı ki belki bu Tevfik’i yüreklendirir ve ona karşı bir adım atar diye. Zaten tokasını bırakmış olmasına rağmen hiç aramamıştı kendisini. Belki sadece ben böyle hissediyorum diye savuşturdu aklındaki tüm düşünceleri. Ben mi arasam acaba diye telefonu aldı eline ve bir cesaret çevirdi numarayı.

Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor…

Parmak izi kadar eşsiz, kar tanesi kadar özel tevafuk çalarsa kapınızı mutlaka açın, buyur edin. Kader diye kabul ettiğiniz hayatlar, tevekkülü bilmemekten dolayı tembellik, atalet, gurur ve kibire yenik düşermiş. Yok mu rızık isteyen vereyim diyen melekler her sabah çalarken kapını, yağdırırken mevla gökten rahmet, cennet kapılarını açan ana-baba duasına yüz çeviren bir evlat; yıllar sonra içi sızlayarak bakar geçmişte kaçırdığı fırsatlara, hayatlara, umutlara.

Tevfik elini açtı ve dua etti sevdiğine. Bir yıl sonra acı haberini almış, taziye için kapısına varmıştı Erva’nın. Tokasını çantasının üstüne bırakmış bir nebze olsun tebessüm ettirir diye düşünmüştü bunca derdinin arasında. Yüzüne bakmaya bile kıyamıyordu, hele yaşlı gözleri…

Saatler ya hep O’na beş kala ya da O’nu beş geçe diye mırıldandı Tevfik ve ekledi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin sözünü:

Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler.

Doğru zamanda, doğru mekanda, doğru insanla yolları kesişen herkese öğüt olması dileğiyle…



فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلَا تَطْغَوْاۜ اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

Hûd Suresi 112

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s